BLOG

Türkiye' de Çocuk Olmak

Türkiye' de Çocuk Olmak

Her toplum, yarınlarını güven içinde sürdürmek amacıyla sağlıklı ve güçlü çocuklar yetiştirmeyi amaçlar. Devletler, çocukların  korunması, eğitimi, geliştirilmesi, yaşatılması ve katılım hakkı gibi konularda politikalar geliştirerek, bir bakıma kendi geleceklerini güvence altına almaya çalışırlar.    

Dünyada, yapılacak  her  türlü  girişimin  çocuğun yararına uygun planlanması prensibinden hareketle, Birleşmiş Milletler tarafından 20 Kasım 1989 tarihinde Çocuk Haklarına Dair Sözleşme kabul edildi.
18 yaşından küçük bireyleri istismar ve şiddetten koruyacak yasal ve toplumsal önlemleri almak amacıyla  kabul edilen sözleşme, ülkemiz tarafından  14 Ekim 1990'da imzalandı ve 1995 yılında yürürlüğe girdi.
Peki ülkemizin çocuk hakları karnesi ne durumda? Gelin çocuklarımızla ilgili gerçeklere bir göz atalım...
TÜİK, Adrese Dayalı Nüfus Kayıt Sistemi sonuçlarına göre; 2018 yıl sonu itibariyle Türkiye nüfusu, 82 milyon 3 bin 882 olarak belirlenmiş ve  bunun 22 milyon 920 bin 422'sini çocuk nüfusun oluşturduğu açıklanmıştır. Türkiye, AB ülkeleriyle karşılaştırıldığında, çocuk ve genç nüfus oranlarının en yüksek olduğu ülke durumundadır.
UNICEF'in raporuna göre; böylesine büyük bir genç nüfusa sahip Türkiye'de çocuklar,  toplumu dönüştüren demografik, ekonomik, siyasal ve küresel faktörlerin etkisiyle daha çok fırsata kavuşsalar da negatif yönde etkileniyorlar. Ülkede hızlı bir kentleşme yaşanıyor. İç göçler, belirsizlikleri beraberinde getiriyor. Ekonomik anlamda modernleşme ve liberalleşme devam ederken, geçim zorlaşıyor. Aile ve komşuluk bağları günden güne zayıflıyor. Ailedeki ilişkiler bozunuma uğruyor. Kişisel tüketim, toplumsal statünün ve öz saygının temeli haline gelmiş durumda. Eşitsizlikler artıyor. Değer yargıları sorgulanıyor, eski ve yeni uyumsuzlukla bir arada yaşamaya çalışıyor. Kuşaklar arası çatışmalar artmış. Yaşam kıyasıya rekabet içinde akıyor.Yeni sömürü biçimleri ortaya çıkıyor.
Son sürat yaşanan bu değişim ve karmaşanın içerisinde bizler,  medyada genç annenin 3-4 yaşındaki çocuklarını nasıl bırakıp gittiğine yada   evinden kaçan, kayıp ve  korunmaya muhtaç  çocukların nasıl öldürüldüğüne ya da tecavüze uğradığına şahit oluyoruz. Çocuklarla ilgili  haberler her seferinde kamoyunda infial yaratsa da; cinsel istismar, kayıp ve cinayet haberlerinin ardı arkası kesilmiyor...
Toplumca en zayıf yerimizden vurulduğumuzu hissediyoruz. İçimiz kan ağlıyor.
Haberler kadar çocuklarımızla ilgili istatistikler de sarsıcı...

TÜİK’in verilerine göre 2017 yılında  11 bin 563 çocuk kaybolmuş. Son 10 yılda kaybolan çocuk sayısı ise 116 bin.  Dokuz yıllık veriler incelendiğinde, hakkında kayıp başvurusu yapılan ve bulunarak güvenlik birimlerine getirilen 104 bin 531 çocuğun, 59 bin 435’ini kız çocuklarının oluşturduğunu görüyoruz. Araştırmalara göre, 2008-2016 yılları arasında kız çocukları en fazla Antalya’da kaybolmuş. Bu ilde emniyet birimleri veya vatandaşlar tarafından güvenlik birimlerine getirilen kayıp kız çocuğu sayısı 4 bin 559 . Antalya’yı İzmir, İstanbul, Ankara ve Adana takip ediyor.
Bir başka istatistik, terk edilen çocuklara ait...Kanuni velisi tarafından korumasız ve yardıma muhtaç bir şekilde bırakılan çocuk sayısının 2017 yılında 261 olduğu görülüyor... 11 yaş ve altı terk edilen çocukların sayısı 365... Bu çocukların 150'si erkek, 111'i kız çocuğu.
Türkiye'de her sene ortalama 500 bebek sokağa bırakılıyor. Son 8 yılda; İstanbul, İzmir, Ankara ve Adana başta olmak üzere ülke genelinde tam 4 bin bebek, deyim yerindeyse ölüme terk edilmiş durumda.
Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü verilerine göre Türkiye’de her  4 çocuktan biri yoksul. Çocukların bakım ve koruma altına alınma sepeblerinin  en  başında % 69,5 ile ekonomik ve sosyal yoksunluk geliyor. Bunu, % 33,4 ile ebeveynlerinin çocuğu terk etmesi, % 21,2 anne ya da babanın ceza evine girmesi, % 7,7 çocuğun aile içinde ve dışında cinsel istismara veya kötü muameleye uğraması gibi sebepler takip ediyor.
Bir toplumun gelişmişliğinin önemli göstergelerinden olan çocukların durumu, görüldüğü üzere ülkemizde ne yazık ki iç açıcı bir görünüm arz etmiyor.
Sağlıklı toplumsal hayatın yapı taşı olan  çocuklarımız, pek çok tehlike ile karşı karşıya...Korumasız, öylece kalakalıyorlar. Bu da çocuklarımızda bedensel ve ruhsal açıdan ciddi hasarlar oluşturuyor.
Örneğin aile bütünlüğü ve korumasından uzak kalan, terk edilen çocuklarımızı ele alalım...
Terk eden anne veya baba, terk edilen de çocuk olduğunda,  terk edilmenin verdiği acı travmatik bir şekilde, daha yoğun yaşanıyor. Çocukların kişilik gelişiminde annenin çok önemli bir unsur olduğu biliniyor. Anne yoksunluğunun, kişilik gelişiminde yetersizlik duygusunu ortaya  çıkardığı  bilimsel çalışmalarla kanıtlanmış. Dolayısıyla kurumların, fiziki şartları yeterli olsa da kurum bakımı altındaki çocuklarda, anne yoksunluğu kişilik gelişimlerinde gecikme ve duraklama olarak ortaya çıkıyor. Bebelikte anneden yoksun büyüyenlerin ileri yaşlarda bağımlı kişilik yapısı geliştirdikleri gözleniyor. Bunun yanı sıra, bu tür çocuklarımızda terk depresyonu dediğimiz, kaybetmeye, yalnız kalmaya aşırı tahammülsüzlük ve tipik kronik depresyonlara yatkınlık da görülebiliyor. Ergenlikte ise, ciddi kimlik karmaşası ve kişilik patolojisi ortaya çıkıyor.

Bir diğer kanayan yaramız da çocuk istismarları...Maalesef, Türkiye'de çocuk istismarı son 10 yılda dehşet veren boyutlara erişmiş. Bu süre zarfında, Adalet Bakanlığı’nın verilerine göre, konu ile ilgili dava sayısı, üç kat artmış.
Türkiye, çocuğa yönelik cinsel istismarda  dünya sıralamasında  3’üncü sıraya "yükselmiş". Her altı erkek çocuktan biri cinsel istismara maruz kalmış. Bu çocukların yüzde 70’i  18 yaş altındaki kesimden. 11 yaşından küçük çocuklar ise yüzde 70 oranında.
Son 10 yılda 482 bin 908 kız çocuğu devletin izniyle evlendirilmiş. 142 bin 298 çocuk son altı yılda “anne” olmuş. Çocukların büyük kısmı dini nikâh ile evlendirilmiş.
Türkiye'de hak ihlali, çocuk istismarı, ve cinayetlere ilişkin gerçekçi verilere ulaşmak zor. Çünkü genellikle istismar ve şiddet olayları toplum tarafından  saklı tutuluyor. Vakalar, ancak adli makamlara ve basına yansımış ise gündeme geliyor.
Belirli bir olgunluğa erişinceye kadar aile içinde desteklenmesi gereken çocuğun fiziksel,psikolojik ve sosyal ihtiyaçları, özellikle aile bütünlüğünün bozulması halinde devletin kurumları tarafından üstleniliyor. Türkiye’de bunu devlet adına üstlenen kurum, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı Çocuk Hizmetleri Genel Müdürlüğü (eski adıyla Başbakanlık Sosyal Hizmetler ve Çocuk Esirgeme Kurumu ).
Ancak, çocukların karşı karşıya kaldıkları hak ihlallerini çözmek adına sadece söz konusu kurumun çalışması yeterli değil. Bunun  için çok daha geniş kapsamlı çalışmalar yapılmalı.
Çocuğun fiziksel, ruhsal, ekonomik ve manevi olarak korunması ile ilgili problemleri, toplumların iktisadi kalkınmalarını sağlamadan, sosyal devlet anlayışını yerleştirmeden, kişi başına düşen millî geliri arttırmadan, toplumların, öncelikle kadınların ve çocukların eğitim seviyelerini yükseltmeden çözmek mümkün değil.

Yalnız şu bir gerçek ki ne yapılacaksa bir an önce topyekun bir çalışma ile yapılmalı...Harcanacak bir dakika bile kalmadı artık...
Aksi taktirde geleceğimizi kendi ellerimizle yok edeceğiz.

Yazan ELif AVAR